Eskisehir in Europe

Türkiye ve AB Arasında Tam Olarak Sonuca Ulaşamayan Tarihi İlişki

Altynay Kamidullina

Bu bahar, Eskişehir’de bizzat organize ettiği bir kongrede, uluslararası ilişkiler alanında ders veren ve Türkiye–AB ilişkilerini yıllardır yakından takip eden Prof. Dr. Erhan Akdemir ile bir araya gelme fırsatı buldum. Bu kadar uzun süredir devam eden bu ilişkinin neden bir türlü ileri gidemediğini ve bizim gibi insanlar için ne anlam ifade ettiğini anlamak istedim.

Prof. Dr. Erhan Akdemir

Çoğu insan bilmez ama Türkiye’nin Avrupa ile ilişkisi 1959 yılına kadar uzanıyor. O yıl Türkiye, o dönemde Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) olarak bilinen yapıya katılmak için başvurdu. Resmi anlaşma niteliğindeki Ankara Anlaşması, 1963’te imzalandı. Ardından 1987’de tam üyelik başvurusu, 1999’da aday statüsü ve nihayetinde 2005’te fiili müzakereler geldi. Yani bu süreç onlarca yıldır devam ediyor.

1999–2005 yılları arasındaki dönem aslında oldukça umut vericiydi. Türkiye, AB standartlarını karşılamak için kapsamlı siyasi ve ekonomik reformları hayata geçirdi ve süreç hızla ilerliyordu. 2005–2016 yılları arasında 16 fasılda müzakereler yürütüldü. Ancak 2016’dan bu yana tek bir yeni fasıl bile açılmadı; süreç neredeyse on yıldır tamamen donmuş durumda.

Müzakerelerin Durmasındaki Çift Taraflı Gerekçeler

Prof. Dr. Erhan Akdemir’e bu durgunluğun nedenini sorduğumda, iki temel etken olduğunu belirtti. Türkiye tarafında, 2017 anayasa referandumu Brüksel’de demokrasi ve hukukun üstünlüğü konusunda ciddi endişelere yol açtı.

AB tarafında ise birliğin kendi içinde sıkıntılı bir dönemden geçtiğini; kendi kimliğini tam olarak tanımlayamadığını, Ukrayna’daki savaşla, İran gerginliğiyle ve pek çok iç anlaşmazlıkla boğuştuğunu ifade etti.

“AB, dünyada yaşananlar karşısında nasıl bir tutum sergileyeceğini tam olarak bilmiyor.”

Batılılaşma Değil Evrensel Standartlar Hedefi

Atatürk’ün modernleşme projesinin gerçekten bir “Batılılaşma” olup olmadığını sorduğumda ise ezber bozan bir bakış açısıyla karşılaştım. Akdemir, bunu Batılılaşma olarak adlandırmamamız gerektiğini söyledi.

Asıl hedefin, her modern toplumun sahip olması gereken evrensel standartlara ulaşmak olduğunu vurguladı: insan hakları, demokrasi, hukukun üstünlüğü ve özgürlük.

“Batı bugün bu değerleri temsil ettiği için o kelimeyi kullanıyoruz ama asıl hedef bundan çok daha büyük.”

Bazı Avrupalıların, Türkiye’nin kültürel ya da dinî açıdan AB’ye ait olmadığını öne süren “Hristiyan kulübü” argümanına da Prof. Dr. Erhan Akdemir kesinlikle katılmıyor.

“Türkiye, 1952’de NATO’ye girdiğinde de aynı kültüre ve dine sahipti. O zaman kimsenin bir sorunu yoktu.”

Akdemir, bu argümanın gerçek bir engel olmaktan ziyade, bazı Avrupa ülkelerinde iç siyaset malzemesi olarak kullanıldığını düşünüyor. Üstelik verilere bakıldığında, bu dışlayıcı görüşü savunan Avrupalıların sayısının giderek azaldığını da sözlerine ekliyor.

Mesele Sadece Güvenlikten İbaret Değil

Üyeliğin hâlâ gerçekçi bir hedef olup olmadığı konusunda ise oldukça dürüst bir yanıt aldım: Bunun için her iki tarafın da istekli olması gerekiyor, oysa şu an ne “evet” ne de “hayır” denilebiliyor. Türkiye’nin demokratik reform sürecine geri dönmesi, AB’nin de kendi geleceğini ve yönünü netleştirmesi şart.

Ayrıca daha önce pek düşünmediğim kritik bir noktaya da dikkat çekti; Türkiye’nin masaya ne koyduğundan söz edildiğinde konuşmalar hep askeri güce odaklanıyor. Akdemir bu bakış açısının çok dar olduğunu savunuyor:

“Türkiye’nin ekonomisi güçlüyse Avrupa ekonomisine katkı sağlar. Demokrasi ve hukukun üstünlüğü güçlüyse Avrupa’nın demokratik sınırlarını genişletir. Mesele sadece güvenlikten ibaret değil.”

Belki de söylediklerinin en ilginç kısmı şuydu: AB nihai hedef olarak görülmemeli. Türkiye’nin demokrasi, insan hakları ve yaşam kalitesi alanında daha yüksek standartlara ulaşması için bir araç olmalı. Akdemir durumu özetle şu sözlerle ifade etti: “Bunu AB için yapma, Türkiye için yap.”

Eskişehir Örneği ve Gençlerin Fırsat Eşitsizliği

Paylaştığı kamuoyu verileri ise oldukça şaşırtıcı. Türkiye’de yaklaşık yüzde 70 oranında bir kesim hâlâ AB üyeliğini destekliyor. Özellikle gençler bunu daha iyi eğitim, daha kolay seyahat ve daha fazla fırsat kapısı olarak görüyor. Bu tablonun en net gözlemlendiği yer ise Eskişehir.

Eskişehir, sıklıkla Türkiye’nin en Avrupalı şehri olarak anılıyor. 2014’ten beri burada yaşayan Prof. Dr. Erhan Akdemir’e göre bu durum, kültürden ziyade şehrin nasıl yönetildiğiyle ilgili:

“Burası uzun zamandır iyi yönetiliyor. Burada bir hoşgörü kültürü var; burası Yunus Emre’nin şehri sonuçta. İnsanlar birbirinin yaşam biçimine saygı gösteriyor.”

Üç üniversite ve büyük, dinamik bir öğrenci nüfusu eklenince, ortaya Türkiye’nin pek çok şehrinden farklı bir vizyon çıkıyor. Eskişehirli gençlerin AB farkındalığının ulusal ortalamanın üzerinde olduğunu belirten Akdemir, buna rağmen Erasmus+ gibi AB programlarına başvuru oranının hâlâ şaşırtıcı biçimde düşük kaldığını söylüyor.

Bunun temel nedeni ise gençlerin bu fırsatlara nasıl ulaşacaklarını yeterince bilmemesi. Bu bilgi açığının kapatılması, ona göre gelecekte gerçek bir fark yaratacak.