Eskisehir ın Europe

Erasmus+ ve gençlik fonlarıyla Avrupa’nın kapıları herkese açık

Begüm Bedir

Türkiye’de gençler arasında Avrupa’ya gitmek, uluslararası projelerde yer almak ve toplumsal sorunlara çözüm üretmek giderek daha fazla ilgi görüyor. Ancak “Erasmus” dendiğinde toplumun büyük bir kesiminin aklına yalnızca üniversite öğrencilerinin gittiği öğrenim hareketliliği geliyor. Peki gerçek sadece bundan mı ibaret? Avrupa Birliği fonları kimlere açık, projeler nasıl yazılıyor ve üniversite okumayan bir genç bu fonlardan yararlanabilir mi?

Erasmus+ etkinliğinde Erasmus gençliği.

Eskişehir in Europe olarak, bu devasa fırsatlar evreninin kapılarını aralamak için AB projelerinin mutfağında yer alan iki deneyimli genç uzmanla, Muhammed Furkan Çelik ve Mahmut Talha Serenli ile bu konuyu ele aldık.

24 yaşındaki Muhammed Furkan Çelik, Hacettepe Üniversitesi Sosyal Hizmet Lisans Programı’nda son sınıf öğrencisi. Bu alanla tanışmasının 2022 Avrupa Gençlik Yılı’nda olduğunu belirten Çelik, “Bu ana kadar ben de herkes gibi Erasmus+ denilince üniversitede öğrenci hareketliliğinden ibaret olduğunu sanıyordum” diyerek kendi önyargılarının nasıl kırıldığını ifade ediyor. Şu anda aktif olarak projeler yazıyor, organizatörlük yapıyor ve AB genelinde çeşitli projelere ortak rolünde katılıyor.

25 yaşındaki Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Uluslararası İlişkiler son sınıf öğrencisi Mahmut Talha Serenli. Yaklaşık beş yıldır dijital iletişim ve sivil toplum sektöründe görev alan Serenli, sürece nasıl dahil olduğunu şu sözlerle özetliyor: “Özellikle Avrupa Birliği ve Bakanlık destekli projelerde proje yazarı, koordinatörü ve görünürlük/yaygınlaştırma uzmanı olarak görev alıyorum”. Gençlik hakları, dijital tehditler ve afet politikaları gibi alanlarda kendi AB projelerini yazarak uluslararası ortaklıklar kurmaya devam ediyor.

Öğrenim hareketliliği dışındaki projeler nelerdir?

Toplumdaki “Erasmus eşittir üniversite öğrencisi” algısı, sahada yıkılmaya çalışılan en büyük efsanelerden biri. Mahmut Talha Serenli, bu yanlış algıya dikkat çekerek, “Erasmus dendiğinde herkesin aklına üniversitelerin uluslararası ofisleri aracılığıyla yapılan, not ortalaması ve dil sınavı gerektiren altı aylık ‘Öğrenim Hareketliliği’ geliyor” diyor. Oysa programın, eğitim, gençlik ve spor alanlarını kapsayan devasa bir şemsiye olduğunu belirtiyor.

Serenli, üniversite şartı aranmayan “Gençlik Projeleri”ni şöyle detaylandırıyor: “Gençlik Değişimleri dediğimiz hareketliliklerde farklı ülkelerden gençler, iklim krizi veya insan hakları gibi ortak bir konu etrafında beş ila yirmi bir gün arasında bir araya gelir. Bu projelere 13 ila 30 yaş arasındaki herkes başvurabiliyor; öğrenci olma, çalışıyor olma veya işsiz olma durumu hiçbir şekilde fark etmiyor”. Ayrıca sosyal sorumluluk projelerini kapsayan Avrupa Dayanışma Programı’nda (ESC), gençlerin Avrupa’da tam zamanlı gönüllü olarak dezavantajlı çocukların eğitiminden çevre temizliğine kadar birçok alanda çalışabildiğini vurguluyor.

Furkan Çelik de bu fikri destekleyerek, Erasmus+ programının çok daha derin ve katmanlı bir fırsatlar evreni olduğunu belirtiyor. Çelik, programı “Sadece öğrencilere değil, toplumun her kesimine hitap eden devasa bir yaşam okuluna dönüşür” sözleriyle tanımlıyor.

5 yaşındaki bir çocuğa anlatır gibi proje yazım süreci

Karmaşık görünen proje yazım sürecini somutlaştırmak için Mahmut Talha Serenli çok çarpıcı bir “oyun parkı” metaforu kullanıyor. Serenli süreci şöyle özetliyor: “Mahallenizde hiç oyun parkı yok ve arkadaşlarınızla canınız çok sıkılıyor. Proje dilinde biz buna ‘İhtiyaç Analizi’ diyoruz. ‘Keşke kaydırağı ve salıncağı olan harika bir parkımız olsa!’ diye bir hayal kuruyorsunuz, bu da bizim ‘Proje Amacımız’ oluyor”. Daha sonra başka mahallelerden çocukları çağırarak uluslararası ortaklıklar kurulduğunu, kimin ne yapacağının planlanmasının bütçe süreci olduğunu, en sonunda da bu çizimi Avrupa Birliği’ne, yani mahallenin muhtarına götürerek harçlık istendiğini anlatıyor.

Nasıl başvurulacağı konusunda ise Furkan Çelik, sürecin tamamen dijital platformlar üzerinden yürüdüğünü belirtiyor. Çelik, “Önce kurumumuza veya grubumuza bir OID numarası alarak sisteme kaydoluyoruz, ardından hazırladığımız projeyi belirlenen son başvuru tarihlerine kadar sisteme yüklüyoruz” diyor. Başvuru için devasa bir kuruma ihtiyaç olmadığını, en az beş gencin bir araya gelerek başvuru yapabildiğinin de altını çiziyor.

Üniversite okumayan bir genç AB fonlarından yararlanabilir mi?

Her iki uzman da bu soruya çok net ve umut verici bir “Evet!” cevabı veriyor. Furkan Çelik, bu durumun programın “kapsayıcılık” ilkesinin tam kalbinde yer aldığını vurgulayarak, “Avrupa Birliği, akademik unvanlardan ziyade ‘fikri ve heyecanı’ olanın peşinden gidiyor. Üniversite okumuyor olmak bir engel değil, aksine programın ‘kapsayıcılık’ ilkesi gereği… her zaman öncelikli bir kriter oluyor” diyor. Çelik, 18 yaşındaki bir gencin yanına en az dört arkadaşını daha alarak bir “Gayriresmi Gençlik Grubu” (Informal Youth Group) kurabileceğini ve doğrudan hibe başvurusu yapabileceğini belirtiyor.

Mahmut Talha Serenli ise bu gençler için özel bir mekanizma olduğuna dikkat çekiyor. “Kendi mahallesinden, ilçesinden veya arkadaş çevresinden kendisi gibi 18 ila 30 yaş arası en az dört genci daha yanına alması yeterli. Eğer projeleri kabul edilirse, Avrupa Birliği bu gençlere projelerini hayata geçirmeleri için proje süresince aylık belirli bir bütçe tahsis ediyor” sözleriyle, sisteme girişin ne kadar demokratik ve destekleyici olduğunu gözler önüne seriyor.

Proje yazarken en çok zorlanılan ve hata yapılan yerler

Dışarıdan bakıldığında en korkutucu kısmın bürokrasi olduğu sanılsa da asıl zorluk projenin ruhunu kâğıda dökmekte. Furkan Çelik, en büyük hatanın “ihtiyaç analizi” kısmında yapıldığını belirtiyor: “Genelde yapılan en büyük hata, önce bir ülke veya tema seçip sonra ona uygun bir sorun uydurmaya çalışmak oluyor. Oysa sistem, sizin neden İspanya’ya gitmek istediğinizle değil, o eğitimi aldıktan sonra mahallenizdeki veya hedef kitlenizdeki hangi yaraya parmak basacağınızla ilgileniyor”. Ayrıca, eğitimleri sadece “oyun oynamak” sanmanın ve etkinliklerin ana hedeflerle kopuk olmasının projeleri elediğini ekliyor.

Görünürlük uzmanı Mahmut Talha Serenli de aynı soruna parmak basarak bir başka kritik hatayı daha açıklıyor. Yaygınlaştırma ve görünürlük (Dissemination) aşamasının çoğu zaman hafife alındığını belirten Serenli, “Maalesef hem gençler hem de deneyimli kurumlar bile bu kısmı çoğu zaman ‘Etkinlik bitiminde bir hatıra fotoğrafı çeker, derneğin Instagram hesabında paylaşırız’ kadar basit görüyor. Halbuki Avrupa Birliği sizden bunu beklemiyor. Fon sağlayıcı… ‘Bu etkiyi bir dalga gibi nasıl büyüteceksiniz?’ diye soruyor” şeklinde uyarıda bulunuyor.

Parlak bir fikir, nasıl resmi bir projeye dönüşür?

Serenli, parlak bir fikrin resmi bir projeye dönüşme serüvenini “Proje Döngüsü Yönetimi” (PCM) adı verilen mimari bir sürece benzetiyor. İlk adımın ihtiyaç analizi olduğunu belirten Serenli, ikinci adımın “Doğru Fonu ve Çağrıyı Bulmak” olduğunu vurguluyor: “Eğer masanızdaki fikir bölgesel ekonomik kalkınma, turizm altyapısı ile ilgiliyse kapısını çalacağınız yer Kalkınma Ajanslarıdır. Eğer ailenin korunması gibi ulusal çapta toplumsal bir iş yapacaksanız hedef İçişleri Bakanlığı’dır. Ancak fikriniz gençlik hakları içeriyorsa adresiniz kesinlikle Avrupa Birliği (Erasmus+) fonları olmalıdır”. Sonrasında ortaklık ağının kurulduğunu, mantıksal çerçevenin bütçe tablolarıyla forma döküldüğünü ve son aşamada bağımsız uzmanların değerlendirmesine gönderildiğini anlatıyor.

Furkan Çelik de benzer bir yaklaşımla, süreci hayali mimari bir plana dökmek olarak tanımlıyor. Doğru fonu bulduktan sonra “ne zaman, nerede, nasıl ve kimlerle” sorularına cevap veren, denetlenebilir bir takvim oluşturmanın, işin mutfak kısmını oluşturduğunu dile getiriyor.

Türkiye fonlardan yeterli payı alabiliyor mu? Önümüzdeki en büyük engeller neler?

Türkiye’nin çok fazla proje başvurusu yapmasına rağmen fonların adil dağılmadığı konusunda iki uzmanın da hemfikir olduğu görülüyor. Talha Serenli bu durumu, “Türkiye aslında Erasmus+ ve diğer Avrupa Birliği programlarına niceliksel olarak en çok proje başvurusu yapan ülkelerden biri. Ancak pastanın büyük bir dilimi… büyük, merkezileşmiş STK’lar arasında dönüyor. Yani fırsatlar, maalesef belirli bir ‘yankı fanusu’ içinde hapsolmuş durumda” sözleriyle açıklıyor.

En büyük engellerin başında ise “bilgi kirliliği”, “korku” ve “psikolojik bariyerler” geldiğini belirtiyor. Furkan Çelik sahada gördüğü engeli şöyle özetliyor: “Birçok genç, bu projelerin sadece çok iyi derecede İngilizce bilen, akademik başarısı çok yüksek veya ‘torpilli’ kişilere açık olduğunu sanıyor”. Ayrıca fonları tek seferlik yurt dışı gezisi olarak görüp sürdürülebilirlik sağlayamayan kurumların sistemin dışında kaldığını ekliyor.

Sonuç olarak Serenli, bu engelleri aşmanın yolunun medyanın gücünden ve habercilikten geçtiğini belirtiyor. AB fonlarının teknik bir bürokrasi olmaktan çıkarılarak halka inmesi, ulaşılabilir hikayelerin medyada görünür kılınması gerekiyor. Ancak “bilenlerin bilmeyenlere anlattığı” güçlü bir dayanışma ve mentorluk ağı ile Türkiye’deki tüm gençler, bu fonları hayatlarını değiştiren gerçek bir kalkınma aracına dönüştürebilir.

Trend