Sessizliğin sesi: Eskişehir gençliği ve Eurovision’un kopuk melodileri
Melih Ulaş Altunç
2026 Eurovision Şarkı Yarışması Viyana’daki büyük finaline hazırlanırken, Türkiye’nin “öğrenci şehri” Eskişehir’deki atmosfer, derin bir kültürel paradoksu ortaya koyuyor. Yerel uzmanlar ve öğrencilere göre, Türkiye-AB ilişkilerinin siyasi fasıllarının ötesinde, Türkiye’nin 2012’den bu yana Avrupa sahnesindeki yokluğu, gençlerin psikolojik ve sosyal entegrasyonunu etkileyen bir “kültürel vakum” yaratıyor.

Yumuşak güç için kaçınılmaz bir fırsat
Anadolu Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Sahne Sanatları Bölümü Öğretim Görevlisi Filiz Ahmetoğlu, durumu uluslararası temsilde eksik bir halka olarak değerlendiriyor. Sanatın, insanlığın bir olduğunu kanıtlayan nihai bir köprü olduğunu belirten Ahmetoğlu, Eurovision’un bir ulusun kültürel sağlığı için bir “ayna” görevi gördüğünü ifade ediyor:
“Bu tür yarışmalara katılmak, gençlerin kültürlerini doğru tanıtması için kaçınılmaz bir fırsattır. Yokluğumuz sadece müzikal bir tercih değil; müzisyenlerimizin ufkunu kısıtlayan siyasi bir karardır.”
Erasmus ruhu ve kültürel izolasyon
Bu “dışlanmışlığın” psikolojik etkileri, en çok yurt dışından dönen öğrencilerde gözlemleniyor. Romanya’daki Erasmus+ programını kısa süre önce tamamlayan gazetecilik öğrencisi Sudenur Alpavut, Avrupa kültürel alanının bir parçası olmanın fiziksel varlıktan fazlasını gerektirdiğini vurguluyor. Alpavut, “Avrupa’da Eurovision bağ kurmak için birincil bir araç. Bu anlatının dışında kaldığınızda, kültürel sohbetlerde bir ‘noksanlık’ hissediyorsunuz,” diyor.

Yaşam temposunu ve sosyal alışkanlıkları kıyaslayan Alpavut, Eskişehir’deki yabancı öğrencilerin gözlemlerine de katılıyor: “Eskişehir’in nehirleri, kafeleri ve sokaklarıyla Avrupai bir ruhu var; ancak bugünün Avrupa’sını tanımlayan ‘verimlilik kültürü’ veya ortak etkinliklerden yoksunuz. Bu boşluğu doldurmak için Eurovision gibi araçlara ihtiyacımız var.”
Ön yargılarla sahne üzerinde savaşmak
Kısa süre önce 20 ülke gezen Sinema-TV öğrencisi Veysel Kardaş, Türk toplumunun yanlış tanınmasından kaynaklanan kalıcı ön yargılara dikkat çekiyor. İspanya’daki deneyimlerini aktaran Kardaş, “Birçok Avrupalı Türkiye’ye hâlâ Orta Doğu merceğinden bakıyor, hatta bazen deveyle seyahat edip etmediğimizi soruyorlar,” diyerek Eurovision’un bu stereotipleri yıkmak için ne kadar güçlü bir platform olduğunu savunuyor.

Kardaş ayrıca Türk toplumculuğu ile Avrupa bireyselciliği arasındaki değer çatışmasına işaret ediyor. İspanya’da yerde yattığı halde kendisinden kira talep edilen zorlu bir anısını hatırlatan Kardaş, sözlerini şöyle sürdürüyor: “Misafirperverlik kültürümüz bizim gücümüz, ancak bunu modern sanat aracılığıyla sergileme şansını kaybediyoruz. Eurovision, ‘biz de buradayız’ diyebileceğimiz ve Türk öğrencilerin yurt dışında hissettiği ikinci sınıf muameleye meydan okuyabileceğimiz bir yerdir.”
Bitmemiş bir melodi
Eskişehir’deki genel kanı, kültürel entegrasyonun çift şeritli bir yol olduğunu gösteriyor. Türkiye’deki yabancı öğrencilerin yaşam temposu veya dijital okuryazarlık farklarıyla mücadele etmesi gibi, Türk gençliği de Avrupa müzik sahnesindeki yokluğun ağırlığını hissediyor. “Eurovision sessizliği” Adalar’daki kafelerde yankılanmaya devam ettiği sürece, tam entegre bir Türkiye-AB kimliği hayali, siyasi engelleri aşmak için sosyal bir destek sistemi bekleyen “melankolik” bir hedef olarak kalacak.




